Havas Okulu ilmi Genel Makaleler | Esmalar | Vefk & Tılsım | Büyü Fal

Havas ilmi & Gizli ilimler

Havas İlminin Derinliklerine Yolculuk: Kadim Bilgelik ve Gizemli Sırlar
  • Sitemizde kesinlikle havas işlemleri YAPILMAMAKTADIR. Sizden ücret isteyen kişilere itibar etmeyiniz. Sitemizde ücretli ve ücretsiz işlem yasaktır ! Yayınlanan konular bilgi amaçlıdır. Sitemizde cep telefonu, mail adresi ve diğer paylaşım platformları adresleri paylaşmak (özel mesaj yoluyla da olsa) yasaktır. Tespiti halinde uyarılmaksızın siteden uzaklaştırılır. Bunun dışında site üyelerinin kendi aralarında yaptığı ve sistemimizin tespit edemediği tüm bilgi alış-verişinden havasblog.com sorumlu değildir.
  • BLOG SAYFAMIZA MODERATÖRLER ALINACAKTIR
  • ÜYE OLUN VE ERİŞİME GİZLİ BİLGİLERE ERİŞİN
  • TOPLULUK OLARAK BÜYÜRKEN SİZİDE ARAMIZDA GÖRMEKTEN MUTLUK DUYARIZ ;)
  • TASAVVUF GELENEKLERİMİZE UYGUN HOCALAR YETİŞTİRİYORUZ.!

Kelamcının Kur’an’ı Anlama Yolculuğu

Modaratör

Active member
1982 yılıydı. Liseyi bitirmiş, sınavla Erzurum İslâmî İlimler Fakültesini kazanmıştım. Ne var ki darbe yönetimi, iki ay geçmeden Erzurum’da bulunan bu fakülte ile Yüksek İslâm Enstitüsü’nü birleştirmiş ve adına İlahiyat fakültesi demişti. Aslına bakarsanız burası bilinçli tercihle kazandığım bir yer değildi. Aldığım yüksek puanla daha başka bölümlere de girebiliyordum. Ancak o dönemde memlekette ahlakını beğendiğim ve hatta kişiliğini imrendiğim bir öğretmen, tercihlerimi düzenlemiş ve bana burayı uygun görmüştü. Bugünden baktığınız zaman hiç de pişman olmadığım, aksine hele Kelam ve Mezhepler Tarihi dalında ihtisas görmüş olmanın ehemmiyetini müdrik olduğum izahtan varestedir. Lakin o dönemlerde bunun ne demek olduğunu, beni nelerin beklediğini ve nasıl bir anlam dünyasına girdiğimi pek de idrak edebiliyor değildim.

Kendi halinde namazında niyazında, artık nedense okumaya, öğrenmeye ve ona göre yaşamaya düşkün, azimli bir delikanlı idim. Dinimi okuyup öğrenerek yaşayacağımı, dinî konularda ilmim arttıkça daha sağlıklı bir duruş ve perspektif sahibi olacağımı umut ediyordum. Dinî bilgilenmeyi düz bir mantıkla tasavvur ediyor ve “ateşin yakıcı veya zulmün kötü olduğu”na benzer nitelikte sabit dinî verileri öğrendiğimde artık bir bilen olacağımı sandığım bu dönemde öğrenecek olduğum şeylerin çok büyük bir kısmının bu minvalde olmadığını yorum ve değerlendirmelerden ibaret olduğunu bilmiyordum.

Rehber edindiğim ve onun da bana yaşam koçluğu yaptığı o dönemin söz konusu öğretmeni, düz bir ifadeyle meğer bir grubun/fırkanın mensubu imiş. Oradan edindiği kültürü ve oraya ait okuduğu eserlerin perspektifini bana aşılıyormuş da haberim yokmuş. Ben bütün anlattıklarını, ortaya koyduğu pratikleri, kullandığı dil ve üslubu, tarih, tarihtekiler ve güncele koyduğu tavrı (mesafe/eğilim) örnek alıyor ona göre de kendimde tasavvur oluşturuyor, yol alıyordum. Nitekim onun söylem ve tutumunun müridi olarak aynı tarzı sergileyeceğim ve ona göre bir öğrencilik yapacağım umuduyla ilahiyata da başlamıştım.

Aslında bakarsanız büyük de olsa sonuçta belde gibi dar bölgelerde genelde hem farklı alternatiflerle karşılaşma ihtimaliniz zayıf ve dolayısıyla zihni biçimleyip yönlendiren unsurlar kıt hem de zihnin bu çoraklıkta ufuk ve muhakemesi gevşek olmaktadır. Nitekim bugünden o döneme projektör tuttuğumuzda -filvaki kısmen bugün de öyle olmakla beraber-genel halk inançları veya popüler dindarlık bir yana, beldedeki molla ve yürüttüğü medresesi dışında şu veya bu sebeple bir yerlerle temas kurmuş birilerinin, yaymaya çalıştığı dindarlık ve dinî tasavvur biçimleri söz konusudur.

Bunlardan mollanın standart aidiyeti, zaten medrese zihniyet idi. Bu zihniyet bugünü asırlar öncesinde yaşayan, o asırlardan bugüne teamül ve metinler üzerinden taşınan ve adeta dokunulmaz/ değiştirilemez özellikte görülen gelenektir. Söz konusu gelenek ise günümüz insanı ile kontak kuramadığından, aynı zamanda temsilcilerinin genelde gündemi, sosyal gelişmeleri, sahip oldukları background gereğince takip etmediğinden ve hatta genelde gittikçe körelen kapasite ve algı nedeniyle değişen yeni nesillerin beklentisini çoğunlukla karşılayamadığından kendi halinde adeta ölümünü bekler biçimde yerinde kalmaktadır. Bu alemi temsil makamındaki mollanın çevresi çoğunlukla orta yaş üzeri emekli insanlardır. Onların da mollaya sorup durduğu; zahiri dindarlıkla sınırlı kalan namaz, oruç gibi ritüel türü ibadetlerin çeşitleri ve bunların teferruatıdır. İstisnaları olmakla beraber buradaki molla, kendisini yenileme gereği duymadığından veya bu hal üzere oluşan ortamı, kendisini değişime/ yenilenmeye zorlamadığından ve çevresini kuşatan cami cemaatinin ise bir talebi bulunmadığından gündem dışı kalmış eserlerde aktarılan ve fakat mutlaka güncellenmesi gereken bilgi düzeyi ile tarihsel kültür/ gelenekle hayat sürmektedir. Halbuki eğitim kurumu dediğin ve başında bulunan zat; mazide kalmış yaşam koşullarına göre verilmiş fetva ve yapılmış yorumları bugüne veya bugünü, mazide inşa etmeye çalışmak yerine zaman, kültür ve nesillerin değişmesine paralel bilgi üretip çözüm önerileri sunmak durumundadır.

Beldemdeki zihin yönlendirici ve ufuk sağlayıcı diğer “akil insanlar” ise ya dışarıdan gelerek burada çalışıp yaşamaya başlayan veya buraya, dışarıdaki sürecini tamamlamasını müteakip geri dönen zevattan oluşmaktaydı. Bunlar genelde önceden bulundukları yerlerde gördükleri cemaat ve tarikat türü çevrelerle teşrik-i mesaide bulunarak oralardan duyup/öğrenip sahiplendikleri yorum ve değerlendirmeleri, hakikatin yegâne ifadesi olduğu kanaatiyle buralarda yaymaya ve böylece “taraftar” toplamaya gayret ederler(di). Bu hikâye eskiden beridir böyledir ve zaten beni sevk-idare eden öğretmen de böylesi bir vizyon ve misyon sahibiymiş demek. Elbette bütün bunları çok sonraları anlayıp öğrenecektim.

Hayat devam ediyordu ve ben hazırlık sınıfına başlamıştım bile. Bu sınıfta yoğun Arapça ile meşguliyet; çok fazla mesele ve farklı anlayış, bu anlayışların sahipleriyle temasa pek olanak sağlamadı. Bu arada hazırlığın ilk döneminde İHL mezunu olmamam sebebiyle Arapçayı halledemeyeceğim vehmine kapıldığımı, hatta fakülte değiştirmeyi bile düşündüğümü lakin azmedip dışarıdan dersler de alarak kısa zamanda başarabileceğimi fark ettiğimde, burada yola devam ettiğimi de not etmem gerekiyor.

Öyle veya böyle derken hazırlık gayet iyi dereceyle bitti ve tatil başladı. Tatilde, onca emekle öğrendiğim Arapçayı unutmamak ve dahi geliştirmek niyetiyle o sıralar herhangi bir aidiyet ve ideoloji atfetmediğim mollanın yanında, medrese müfredatında mütedavil Arapça dilbilgisi ve fıkıh kitaplarından okumaya başlamıştım. Doğrusu ben de henüz, İslâm adına yapılan paylaşım ve önerilerde yorum, içtihat, tercih ve tasarrufların sistematik etkisinden haberdar değildim. Kendimi Müslüman addediyordum lakin bir İslâm düşüncem bulunmamaktaydı. Arapça öğrenecek ve böylece Kur’an’ı anlayıp kavrayacaktım. Ama hepsi bu kadardı.

Bir gün medresede molla nezdinde Arapça dil (sarf-nahiv) dersi okurken bahsetmekte olduğum öğretmenle görüştüğünü bildiğim, mahza dindarlıklarına binaen bir araya geldiklerini sandığım ve muhabbetimizin böylece geliştiği bir bey, bana şu soruyu sormuştu:

– Sen Kur’an’ı ne zaman anlamaya başlayacaksın?

– Arapçayı hallettiğimde anlarım herhalde.

Bu cevabım üzerine o efendinin bana sergilediği hiddet ve savurduğu cümleler, halen de bir film kesiti gibi gözlerimin önünde canlı durmaktadır:

– Sen asla Kur’an’ı anlayamazsın! Kur’an’ı anlayacakmışsın; sen kim oluyorsun vs. ile başlayıp hakarete varan ifadeler.

Sorulan sorunun doğal karşılığı olduğunu sanıp düz mantıkla verdiğim cevapla o gün takdir beklerken okkalı azar işitmiştim.

Bugünden baktığım sıra şunu anlıyorum: Benim o anki mahcubiyetim bir yana bu kişi esasen sergilediği hiddet -hiddetin dönüştüğü menfur üslup- ile bana bir ilke dayatıyordu: biz Kur’an’ı anlayamayız. Onu anlayanlar geçmişte kaldı. Bize düşen geçmişte kalanların tespitleriyle yetinip tedeyyün etmektir. Bizim dinî konuları anlama materyalimiz Kur’an değil geçmişteki ‘büyük’lerin anlayıp izah ettikleridir. Konularımıza delil ararken veya modern dünyada hayatımızı tanzim ederken ayet ve hadis ile işimiz olmaz. Biz sadece onlardan nakledileni öğrenip yorum değerlendirme yapmadan inanmaya ve gereklerini yaşamaya mahkumuz.

Bunun adı nakilcilik veya nakil dindarlığıdır. Biraz zorlasanız Kur’an- Sünnet veya ayet- hadise itiraz ve hatta inkarcılığı olarak da değerlendirilebilir. Zaten o durakta park eden kendileri de tutumlarını nakil dindarlığı diye tanımlamaktadırlar. Elbette burada onlar istemese ve bu kapıyı kapalı tutmaya çalışsalar da hemen herkesin aklına gelecektir şunlar: Peki bu nakledenler kim? Kimden, ne tür insanlardan naklettiler? Bu nakledilenlerin yayıldığı dönemde sadece bunlar mı ifade edilmişti? Aktaranlar/ nakledenler bilerek bilmeyerek naklettiklerinde ne kadar tasarrufta bulundu veya bağlamından koparıp bir amaçla tağyir etti? vs.
 
Üst