1982 yılıydı. Liseyi bitirmiş, sınavla Erzurum İslâmî İlimler Fakültesini kazanmıştım. Ne var ki darbe yönetimi, iki ay geçmeden Erzurum'da bulunan bu fakülte ile Yüksek İslâm Enstitüsü'nü birleştirmiş ve adına İlahiyat fakültesi demişti. Aslına bakarsanız burası bilinçli tercihle kazandığım bir yer değildi.
Kendi halinde namazında niyazında, artık nedense okumaya, öğrenmeye ve ona göre yaşamaya düşkün, azimli bir delikanlı idim. Dinimi okuyup öğrenerek yaşayacağımı, dinî konularda ilmim arttıkça daha sağlıklı bir duruş ve perspektif sahibi olacağımı umut ediyordum.
Rehber edindiğim öğretmen, düz bir ifadeyle meğer bir grubun/fırkanın mensubu imiş. Oradan edindiği kültürü ve oraya ait okuduğu eserlerin perspektifini bana aşılıyormuş da haberim yokmuş.
Bir gün medresede molla nezdinde Arapça dil dersi okurken bana şu soruyu sormuştu:
– Sen Kur'an'ı ne zaman anlamaya başlayacaksın?
– Arapçayı hallettiğimde anlarım herhalde.
Bu cevabım üzerine o efendinin bana savurduğu cümleler, halen de bir film kesiti gibi gözlerimin önünde canlı durmaktadır:
– Sen asla Kur'an'ı anlayamazsın! Kur'an'ı anlayacakmışsın; sen kim oluyorsun...
Bugünden baktığım sıra şunu anlıyorum: Bu kişi esasen sergilediği hiddet ile bana bir ilke dayatıyordu: biz Kur'an'ı anlayamayız. Onu anlayanlar geçmişte kaldı. Bize düşen geçmişte kalanların tespitleriyle yetinip tedeyyün etmektir.
Bunun adı nakilcilik veya nakil dindarlığıdır. Elbette burada hemen herkesin aklına şu sorular gelecektir: Peki bu nakledenler kim? Kimden, ne tür insanlardan naklettiler? Bu nakledilenlerin yayıldığı dönemde sadece bunlar mı ifade edilmişti?
Bu sorular, bir kelamcının Kur'an'ı anlama yolculuğunun başlangıcındaki en kritik sorgulama noktalarından birisini oluşturmaktadır.
Benzer Konular
Esmalar ve diğer kategorilerden öneriler
El-Vedud
El-Fettah
El-Aziz
Esmalar
El-Basir
El-Bedi'
El-Muğni
En-Nur
El-Rakib
El-Kerim
El-Kadir
El-Azim
