Cevap
Değerli kardeşimiz,
Ayet ve hadislerden anlaşılan hakikat şudur ki, musibetler iki gerekçe ile insanın başına gelebilir:
Birincisi: Musibete uğrayanın derecelerini yükseltmek için yapılır.
İkincisi: Kişilerin günahlarının bir karşılığı / bir ceza olarak gelen musibetler.
- Peygamberler ve onlara yakın olan kimseler için musibetlerle derecelerinin yükseltilmesi hedeflendiği gibi, masum olmayan diğer müminler için de günahlara kefaret olacak bir ceza olarak karşımıza çıkmaktadır.
Demek ki istikameti doğru olan kimseler, nimetlerle karşılaşmaları esnasında Allah'a şükrettikleri gibi, nikmetlerle/sıkıntılarla karşılaştıklarında da şükreder, en azından sabreder. Her zaman "görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler" şeklindeki beklenti içerisinde sabreder. Veya "Lütfun da hoş, kahrın da hoş" diyerek şükreder.
Not: Hz. Ali’ye isnat edilen sözün kaynağına rastlayamadık, fakat manasının doğru olduğuna bu açıklamalar da şahittir.
Selam ve dua ile...
Değerli kardeşimiz,
Ayet ve hadislerden anlaşılan hakikat şudur ki, musibetler iki gerekçe ile insanın başına gelebilir:
Birincisi: Musibete uğrayanın derecelerini yükseltmek için yapılır.
Diğer bir rivayette şu ifadelere yer verilmiştir:“İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler peygamberlerdir. Sonra sırasıyla (rütbeleri) onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir. Kişi dinine göre müptela kılınır (imtihana çekilir). Eğer dininde salabetli ise imtihanı (göreceği bela ve musibet) ağır olur. Eğer dininde gevşek ise o oranda imtihan edilir. Bela o kimseyi devamlı takip eder. Böylece o kul, yeryüzünde hatası olmadığı hâlde yürüyen bir kimse hâline gelinceye kadar musibet onu bırakmaz.” (Tirmizi, h. no: 2398).
Tirmizi’nin “sahih” dediği bu iki hadis rivayetinde de musibetlerle derecelerin yükselmesi hususuna işaret edilmiştir.“Erkek ve kadın müminin -kendi nefsi, çocukları ve malı cihetiyle- durmadan başına öyle belalar gelir ki, nihayet Allah’ın huzuruna hatasız bir kimse olarak varır.” (Tirmizi, h. no: 2399)
İkincisi: Kişilerin günahlarının bir karşılığı / bir ceza olarak gelen musibetler.
mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.“Size isabet eden sıkıntı ve musibetler kendi elinizle yaptığınız (yanlış işler) yüzündendir. Üstelik (Cenab-ı Hak hatalarınızın) birçoğunu da affetmektedir.” (Şura, 42/30)
mealindeki ayette de suç-ceza ilişkisine işaret edilmiştir.“...Kim bir kötülük işlerse karşılığını görür.” (Nisa, 4/123)
- Peygamberler ve onlara yakın olan kimseler için musibetlerle derecelerinin yükseltilmesi hedeflendiği gibi, masum olmayan diğer müminler için de günahlara kefaret olacak bir ceza olarak karşımıza çıkmaktadır.
manasındaki hadis-i şerifte de suçlara kefaret olan cezaî müeyyideye işaret edilmiştir.“Müslümana bir sıkıntı, bir hastalık, bir kaygı, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam isabet etse, hatta kendisine bir diken batsa, mutlaka Allah onun günahlarına kefaret yapar." (Buhari, h. no; 5641; Müslim, h. no: 2573)
mealindeki ayette işin imtihan boyutuna işaret edilmiş ve insanların darlık ve genişlikle de imtihana tabi tutulacaklarına dikkat çekilmiştir."İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a bir yarın/uçurumun kenarında (şartlı olarak) kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse, hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da ahiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur." (Hac, 22/11)
Demek ki istikameti doğru olan kimseler, nimetlerle karşılaşmaları esnasında Allah'a şükrettikleri gibi, nikmetlerle/sıkıntılarla karşılaştıklarında da şükreder, en azından sabreder. Her zaman "görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler" şeklindeki beklenti içerisinde sabreder. Veya "Lütfun da hoş, kahrın da hoş" diyerek şükreder.
Not: Hz. Ali’ye isnat edilen sözün kaynağına rastlayamadık, fakat manasının doğru olduğuna bu açıklamalar da şahittir.
Selam ve dua ile...